Strata Danışmanlık & Eğitim
Site içi arama

Ana SayfaİletişimTR ENG
Eğitim ve Danışmanlık
Ana Sayfa > Yeni Yazılar

YENİ YAZILAR

BASEL II KRİTERLERİ VE KOBİLER
ALTERNATİF BİR FİNANSMAN YÖNTEMİ HALKA ARZ
REKABET GÜCÜ KAZANIMINDA ORTAKLIĞIN ÖNEMİ
KURUMSAL RİSK YÖNETİMİ
TÜRKİYE’DE MORTGAGE KREDİLERİNİN GELİŞİMİ
BÜYÜYEN ASYA’YA BAKIŞ
AVRUPA BİRLİĞİ’NDE MORTGAGE UYGULAMALARI

 

BASEL II KRİTERLERİ VE KOBİLER

Son yıllarda dünyada yaşanan hızlı gelişmeler ve küreselleşme olgusu, her alanda olduğu gibi bankacılık sektöründe de yapısal bir değişime gidilmesini gerekli kılmıştır. Bu çerçevede; Avrupa Birliği Bankacılık Komitesince de kabul edilen Basel-II uzlaşısı, uluslararası bankacılık standartlarını belirleyen en önemli kriterler olarak finans camiasındaki yerini almıştır.

Her ne kadar Basel-II kriterleri doğrudan uluslararası bankacılık ve finans sistemindeki sermaye yeterliliğine yönelik olarak geliştirilmiş olsa da, reel sektörün en önemli unsurlarından KOBİ’leri de yakından ilgilendirmektedir. Basel-II standartları, ilk uzlaşıdan farklı olarak, İstihdamın ana kaynağını, girişimcilik ruhunu, rekabetin ana unsurunu ve Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan KOBİ’lere yönelik yeni finansal zorlukları ve yükümlülükleri de beraberinde getirmektedir.

Reel sektörün, dolaylı ya da doğrudan etkileneceği bu yapısal değişikliklere ilişkin norm ve standartlar OECD ülkelerinin Merkez Bankası veya Bankacılık Denetim Otoritelerinin temsilcilerinden oluşan BIS (Bank for International Settlements) bünyesindeki Basel Komitesinin uzun çalışmaları sonucunda hazırlanarak yayınlanmıştır. Tavsiye niteliğindeki bu normlara uyum ihtiyari olmakla birlikte, tüm dünyada hızla yaygınlık kazanmıştır.

Gelişmiş ülkelerde 2007 yılında uygulanmaya başlanan, ülkemizde ise 2009 yılı başında hayata geçirilecek bu yapısal değişimler, özellikle bankalardan kredi kullanmak zorunda olan küçük ve orta boy işletmelerin faaliyetlerini ciddi bir şekilde etkileyecektir.

Bankalar, kredi portföylerinde önemli bir yeri bulunan KOBİ’leri, Basel-II kriterleri konusunda bilinçlendirmek amacıyla çeşitli uyarılarda ve girişimlerde bulunmalarına rağmen, durumun vahameti, yetişmiş eleman sıkıntısı çeken ve geleceğe ilişkin vizyon oluşturmakta zorlanan KOBİ’ler tarafından yeterince anlaşılamamakta ve konuya gereken önem verilmemektedir.

Basel-II, geleneksel bankacılıktan büyük ölçüde farklı, 21. yüzyılın modern bankacılığının gereklerini yerine getiren global bir düzenleme ve denetleme yaklaşımıdır. Bu dinamik sürece, KOBİ’lerin mümkün olduğunca aktif katılmaları ve hazırlıklarını buna göre yapmaları önemlidir.

Basel-II standartlarının uygulanmasıyla birlikte, işletmeler tarafından kurumsal yapılanma, uluslararası standartlarda muhasebe kayıtları, kayıt dışının azaltılması, para ve risk yönetimindeki gelişmelere uyum istenilen düzeyde gerçekleştirilirse süreç KOBİ’lerimize büyük avantajlar sağlayacaktır.

Kısaca, finans kaynaklarının yeniden düzenlenmesi anlamına gelen Basel-II sürecinde KOBİ’lerimizin; tanımlanmalarından faaliyetlerine, desteklenmelerinden denetimlerine kadar birçok noktada gerçekleşecek bu değişikliklere biran önce hazırlanmaları gerekmektedir.

KOBİ’ler açısından Basel- II kriterlerinin öncelikle hangi düzenlemeleri öngördüğünün tespit edilmesi, kriterlerde öngörülen düzenlemelere sahip olan firmaların, süreci lehlerine çevirmeleri, gelecek için tutarlı ve somut planlama yapabilmeleri için son derece önemlidir. Bu kriterlerin gerçekten reel sektörü derinden etkileyecek bir tehdit mi olduğu, yoksa tehditlerin yeterli donanım ve gerekli yapısal değişikliklerle fırsata mı dönüşeceği sorularının cevapları açıkça bilinmelidir.

Reel sektörün temel taşını oluşturan KOBİ’leri değişen şartlar hakkında bilgilendirmek, gerekli çalışmalara bir an evvel başlamaları yolunda teşvik etmek ve Basel-II düzenlemelerinin meydana getireceği olası etkileri değerlendirmek bizlerin üzerine düşen önemli bir yükümlülüktür.

M. Murat TAŞKIN

 

ALTERNATİF BİR FİNANSMAN YÖNTEMİ HALKA ARZ

Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de ekonomimizin bel kemiğini oluşturan, kürsel rekabet şartlarında varlıklarını devam ettirebilmek ve büyümek için ciddi bir sermaye ihtiyacı bulunan KOBİ’ler, ne yazık ki yabancı kaynak temininde büyük zorluk çekmekte ve geçmişte olduğu gibi bu gün de kendi yağlarıyla kavrulmaya devam etmektedirler.

Bankacılık sisteminde toplanan fonların, yıllarca ağır borç yükü altındaki devlet tarafından kullanılmış olması, sürekli sermaye açığı bulunan KOBİ’lerin finansman sıkıntısını gündemden hiç düşürmemiştir. Türkiye’de zaten yetersiz olan sermaye birikiminin çok büyük kısmı devlet tarafından kullanılırken kalan kısmı da, riski düşük, daha fazla teminat gösterme imkan ve kabiliyetine sahip büyük işletmelerce kullanılmıştır.

2000 yılına kadar olan son on yıllık dönemde, kısa aralıklarla patlak veren ekonomik krizler reel faizleri yükseltmiş, bu durum KOBİ’lerin dış kaynak teminini aşırı pahalılaştırarak iyice zorlaştırmıştır. 2001 krizinden sonra uygulamaya konulan ekonomik politikalar çerçevesinde reel faizlerde önemli düşüşler yaşanmasına rağmen, KOBİ’lerin fon kullanma şansı ve imkanlarında aynı ölçüde olumlu bir değişiklik yaşanmamıştır. Kaynaklar halen büyük ölçüde hazine ve büyük işletmelerce kullanılmaktadır.

Bankacılık sisteminden yeterince pay alamayan KOBİ’ler, gerek ekonomik istikrarsızlıklar gerekse mevzuattaki zorluklar nedeniyle, alternatif bir finansman modeli olarak halka arz alternatifinden de yararlanma imkanı bulamamıştır.

Ancak, son yıllarda sağlanan ekonomik istikrar ve bu istikrarın devam edeceği beklentisi, halka açılma modelini yeniden gündeme getirmiştir. Bu gün çok sayıda işletme, alternatif bir finansman tekniği olarak borsada halka arzı düşünmeye başlamıştır.

70 milyonu aşan genç ve dinamik nüfusu, sahip olduğu kaynakları ile Türkiye, eşine az rastlanır imkanları elinde bulundurmaktadır. Yetişmiş beyin ve iş gücü, gelişmiş sanayisi, verimli tarım alanları, yüksek turizm potansiyeli ve pek çok yer altı zenginlikleri ile birçok ülkeden daha şanslı bir ülkedir. Bu potansiyelin harekete geçirilebilmesi, sermaye piyasasının iyi bir şekilde yeniden organize edilmesi ve sermaye birikiminin verimli bir şekilde kullanılmasına bağlıdır.

Sermaye birikiminin reel sektöre ve üretime yönlendirilmesi, ekonomik büyümeye, ihracata ve refah artışına dönüşmesi ancak işletmelerin ve halkın güven içerisinde halka arz noktalarında buluşmasıyla mümkün olacaktır. Ne yazık ki, bugüne kadar yaşanan acı tecrübeler binlerce yatırımcıyı hiçbir işe yaramayan kağıtlarla baş başa bırakmış, birçoğunu borsadan uzaklaştırmıştır.

Bugün gelinen noktada, halka arzın ve sermaye birikiminin önemi iyice gün ışığına çıkmıştır. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde işletmelerin uygun şartlarda finansman temin edebildiği, yatırımcıların da hayal kırıklığına uğramadan, küçük olsun büyük olsun bütün şirketlere yatırım yapabileceği alt yapı değişikliklerinin yapılması kaçınılmazdır ve bunun sinyalleri görülmeye başlanmıştır.

Yeni bir döneme geçiş öncesinde tüm işletmelerin alternatif bir finansman yöntemi olarak halka açılmanın getirisi ve götürüsünün neler olacağını, elde edilen kaynak ve sağlanacak avantajların üstlenilecek onca sorumluluğa değip değmeyeceğini çok iyi bir şekilde analiz etmeleri gerekecektir.

M. Murat TAŞKIN

 

REKABET GÜCÜ KAZANIMINDA ORTAKLIĞIN ÖNEMİ

Çağdaş ekonomilerde rekabet gücünü artırmak, finans maliyetlerini azaltmak, işgücü kalitesini yükseltmek ve ölçek ekonomileri oluşturmak açısından şirket evlilikleri ve ortaklıklar büyük önem kazanmıştır. 20. yüzyılın son çeyreğinde önemli şirket evliliklerine tanık olunmuştur. 1986’da yalnızca ABD’de toplam 173 milyar dolar değerinde 3.336 şirket evliliği gerçekleşmiştir. 2000’li yıllara gelindiğinde dünya çapında şirket evliliklerinin hacminin yaklaşık 3,1 trilyon dolara ulaştığı tahmin ediliyor.

ABD’de başlayan şirket evlilikleri yüzyılın sonlarına doğru Fransa, Almanya ve Japonya’da tırmanışa geçti. 1990’larda AB ve NAFTA gibi bölgesel yapılanmalar da, şirketleri büyüterek kürsele rekabeti geliştirdi. Rekabetin artışı grupların maliyeti düşürerek rekabet gücü kazandıracak şirket evliliklerine kapı araladı. AB’nin tek para birimi Euro’ya geçmesinin de şirket evliliklerine ivme kazandırdığı söylenebilir.

Ülkemizde ise durum, birlikte iş yapma ve ortaklık kültürünün yeterince yerleşmemiş olması nedeniyle dünyadaki gelişmenin tam tersi bir görünüm arz etmektedir. Price Waterhouse Coopers Türkiye tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Türk şirketlerinin birleşmesinin önündeki başlıca engelleri; yüksek vergi yükleri, ortaklık kültürü yoksunluğu, feodal bağlar, eksik kurumsallaşma kültürü, şirketlerin hisse değerlerini yüksek tutması ve küreselleşmenin öneminin yeterince anlaşılamaması oluşturuyor.

Bu nedenle ülkemizde; ikinci nesile devredilebilen işletme sayısı yüzde 10 iken, üçüncü nesile devredilebilen işletme sayısı yalnızca yüzde 2 civarında kalmaktadır. Düşünce ve gaye birliğinin yeterince sağlanamaması nedeniyle çoğu aile şirketi olan işletmeler birinci nesilden sonra ayakta kalamamakta ve kardeşler/ortaklar arasında çıkan ihtilaflar nedeniyle dağılıp gitmektedir.

Şirketler için kaynaştırıcı, birleştirici ve işletmeyi uzun ömürlü kılan, ortak amaç ve hedef birliği yani ortaklık kültürü anlayışıdır. Bunu gerçekleştirebilen şirketler uzun ömürlü ve güçlü olabilirken, gerçekleştiremeyenler ise ne yazık ki yok olup gitmenin eşiğine geliyorlar.

Ekonomimizin atılım gösterebilmesi için güç, gaye ve hedef birliği şuuru içerisinde ortaklıklar oluşturulup, varlığın devam ettirilebilmesi hayati önem arz etmektedir.

Güçlü ortaklıklar ve şirket evlilikleri yapılabilmesinin yegane yolu ise ortaklık kültürü, ortaklık bilincinin geliştirilmesine bağlıdır. Ortaklık kültürünü zenginleştiremeyen şirketler kürsel rekabetin aşırı boyutlara ulaştığı günümüz ekonomilerinde çok uzun ömürlü olamayacaklardır.

M. Murat TAŞKIN

 

KURUMSAL RİSK YÖNETİMİ

Risk, iş yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. İşletmelerin karşılaştığı her fırsat, beraberinde riskleri de getirmektedir. İşletmelerin varlıklarının devamı ve büyümesi, karşılaşılan risklerin doğru bir şekilde yönetilmesi ile mümkün olabilir.

Bu nedenle işletmelerin “kârlı” ve “sürdürülebilir bir büyüme” hedefine ulaşabilmeleri açısından karşılaşacakları riskleri doğru bir şekilde belirlemeleri, ölçmeleri ve yönetmeleri son derece önem kazanmaktadır.

Günümüzde işletmeler küreselleşme, hızlı teknolojik gelişimler ve artan rekabet koşulları nedeni ile hiç olmadıkları kadar bir baskı ortamı içerisinde bulunmaktadır.

Yapılabilecek küçük bir hata işletmelere ciddi maliyetler getirmekte ve bu hataların telafi edilebilme imkânları da azalmaktadır. Artan rekabet koşulları, risk-kazanç dengesinin iyi kurulamadığı işletmeler üzerinde yok edici etkiler doğurabilmektedir.

Aynı şekilde, sadece finansal risklere odaklanan klasik risk yönetim anlayışının da ihtiyaçlara cevap vermekte yetersiz kaldığı, operasyonel ve stratejik risklerin de en az finansal riskler kadar önem taşıdığı yaşanan gelişmelerle net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Tüm bu gelişmeler başta şirket yöneticileri, ortaklar, yatırımcılar ve piyasa düzenleyici kurumlar olmak üzere bütün menfaat ve ilgi gruplarının dikkatlerinin işletmelerin risk yönetim uygulamalarına çevrilmesine sebep olmaktadır.

Bu nedenle günümüzde, işletmelerin yüz yüze oldukları riskleri daha iyi görebilecekleri, anlayabilecekleri ve yönetebilecekleri bir risk yönetim sistemi oluşturmaları, yöneticilerin öncelikli gündem maddeleri haline gelmiştir.

KRY yaklaşımı esasen işletmelerin tüm faaliyetlerini kapsayan bir yönetim anlayışını ifade eder. Bu nedenle KRY uygulamalarının finans, pazarlama, üretim gibi şirket içi diğer fonksiyonlardan bağımsız ayrı bir fonksiyon olarak değerlendirilmemesi gerekir.

Özetle; KRY doğru anlaşıldığı ve uygulandığında işletmeler açısından son derece yararlı sonuçlar doğuracaktır. Özellikle belirli bir büyüklüğün üzerinde olan işletmelerde yukarıda açıklamaya çalıştığımız etkenler nedeni ile KRY bir tercih olmaktan çıkmış, gereklilik halini almıştır.

O nedenle tüm işletmelerin en kısa sürede bu konuda gerekli adımları atması önemli kazanımlar sağlayacaktır.

M. Murat TAŞKIN

 

TÜRKİYE’DE MORTGAGE KREDİLERİNİN GELİŞİMİ

Ülkemizde zamanla gözlemlenen hızlı nüfus artışı, kültürel değişimler sonucu bölünen aileler, kentleşme, gelir düzeylerinin artması ve yaşam standartlarının yükselmesi sonucunda gayrimenkullere karşı oluşan talep sürekli bir artış göstermektedir. Arsa piyasası, yapı malzemesi, araç gereç, dayanıklı tüketim ve işgücü piyasalarıyla olan bağlantıları nedeniyle gayrimenkul piyasası ve bu piyasanın önemli bir kısmını kapsayan konut, ülke ekonomilerinin canlanması açısından son derece önemlidir. Ülkemizde İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar ulusal düzeyde sistemli bir konut politikası izlenmemiş; ancak 1950’li yıllarla birlikte hızlı kentleşmeye bağlı olarak ağırlaşan konut sorununu ve yaşanan finansman problemlerini çözmek amacıyla, çeşitli konut politikaları izlenmiş ve yeni kurumlar oluşturulmuştur.

Bugüne kadar ülkemizde uzman finans kuruluşlarının önemli roller üstlendikleri gelişmiş bir kurumsal konut finansman sistemi bulunmamakta, mevcut konut üretimi ve finansmanı çoğunlukla kurumsal olmayan bir yapı içerisinde gerçekleştirilmektedir. Kurumsal olmayan bu yapı içerisinde; kişilerin konutları bir seferde satın almaları, yapı kooperatifleri yoluyla konut edinimi ve kişilerin kendi yapılarını kendilerinin inşa etmeleri gibi yöntemler yer almaktadır.

Ülkemizin kurumsallaşmamış konut finansman yapısı içerisinde konutlar, çoğunlukla orta ve üst gelir grubunda yer alan kişilerin zaman içerisinde edindikleri birikimlerini kullanmaları veya yakınlarından borçlanmaları yoluyla, konutların bir seferde satın alınması şeklinde sağlanmaktadır.

Konut sahibi olmayı planlayan ancak bunun için yeterli birikimi olmayan kişilerin kurumsal olmayan bu yapı içerisinde başvurdukları yöntemlerden bir diğeri ise, yapı kooperatifleridir. Bu yöntemde kooperatifler, belirli bir dönem sürecinde üyelerinden taksitler halinde kaynak toplamakta ve bu kaynaklara paralel olarak konut inşaatını gerçekleştirmektedirler.

Kişiler, sağladıkları arazi üzerinde yapı malzemelerini satın alarak kendileri ya da yakınları ile birlikte kendi konutlarını da inşa edebilmektedirler. Bu çerçevede yapılan yapılar arasında en bilineni gecekondu şeklinde yapılan yapılardır. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar ve bu sıkıntıların kişilerin gelirlerine yansıması, kişilerin nitelikli konut edinmelerini engellemektedir. Bu durum, kurumsal olmayan bir yapı içerisinde gecekondu gibi düşük finansmanla konut üretiminin gelişmesine ve kişilerin standartların altındaki konutlarda yaşamaya devam etmelerine sebep olmaktadır.

Öte yandan, geleneksel konut finansmanı sistemimizde konut alıcılarına fon desteği sağlayan ya yeni kurumsal örgütlenmeler oluşturulmuş ya da mevcut kurumlar bu yönde destek sağlamışlardır. Ülkemiz gayrimenkul piyasasına finansman desteği sağlayan mevcut kurumlar arasında, sosyal güvenlik kurumları ve ticari bankalar sayılabilir. Devlet tarafından konut sektörüne finansman desteği sağlamak ve politika üretmek amacıyla oluşturulan kurumsal örgütlenmeler ise, 1958 yılında kurulan Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ve 1984 yılında kurulan Toplu Konut İdaresi (TOKİ)’dir.

Konut alıcılarına finansman desteği sağlayan mevcut kurumlardan Sosyal Sigorta (SSK), Bağ-Kur, ve Ordu Yardımlaşma (OYAK) kurumları hem konut inşa etmişler hem de konut edinmek isteyen üyelerine konut kredisi sağlamışlardır. 1963 yılından itibaren üyelerine konut kredisi sağlayan SSK, 1984 yılında TOKİ’ye bağlı Toplu Konut Fonu’nun kurulması ile birlikte yeni konut kredisi vermeyi durdurmuş ve üyelerine yeni kredilerin Fon aracılığıyla verilmesini istemiştir. Bağ-Kur, prim ödeyen sigortalılarına 1976-1980 yılları arasında ipotekli konut kredisi vermiş; ancak kredi olarak dağıttığı fonların yüksek enflasyon karşısında kısa sürede erimesi nedeniyle finansman sorunları yaşayan kurum, 1980 yılında kredi verme işlemini durdurmuştur. OYAK ise, 1963 yılından bu yana üyelerine ipotekli konut kredisi vermeyi sürdürmektedir.

Geleneksel konut finansman sistemimizde yer alan mevcut kurumlardan bir diğeri olan ticari bankalar ise, ancak 1989 yılından itibaren Pamukbank’ın öncülüğünde konut kredisi alanına girmişlerdir. 1958 yılında Bakanlar Kurulu’nun aldığı karar uyarınca T.Emlak Bankası, T.Öğretmenler Bankası ve T.Vakıflar Bankası dışında kalan bankaların 1979 yılına kadar ipotekli konut kredisi açmaları engellenmiştir. 1979 yılından sonra ise, ucuz konut kredisi vermek cazip olmadığı için T.Emlak Bankası dışındaki diğer ticari bankalar, bu alana ilgi göstermemişlerdir. Ancak, 1989 yılından sonra bankalar, tüketici kredisi çerçevesinde riski dağıtmak ve yeni kaynak yaratmak amacıyla kısa vadeli konut kredisi vermeye başlamışlardır.

1990’lı yıllarda ve 2000’li yılların başında ülke ekonomisinde yaşanan finansal krizlerin sonucunda ülke ekonomisinde yaşanan istikrarsızlık ve buna bağlı olarak döviz kurlarının kısa zaman içerisinde aniden yükselmesi sonucunda kredi borçlularının birçoğu geri ödemelerde güçlük içerisine girmiş, yeni kredilerin açılması sınırlı hale gelmiştir.

Ticari Bankalar Tarafından Kullandırılan Konut Kredileri

Yıllar

Konut Kredisi Hacmi

1994

5 Milyon YTL

1995

2 Milyon YTL

1999

46 Milyon YTL

2000

673 Milyon YTL

2001

48 Milyon YTL

2002

258 Milyon YTL

2003

786 Milyon YTL

2004

2,6 Milyar YTL

2005

12,4 Milyar YTL

2006

23,4 Milyar YTL

03/2007

24,5 Milyar YTL

06/2007

26,9 Milyar YTL

Kaynak: http://www.tbb.org.tr  

Yukarıda yer alan tablodan ve grafikten de görüldüğü üzere ekonominin büyük bir sıkıntı içinde olduğu 1995 ve 2001 yıllarında ticari bankalar tarafından kullandırılan konut kredilerinin hacminde ciddi daralmalar olmuş; ancak faiz oranlarının hızlı bir şekilde düştüğü 2000 ve 2003 yıllarında ise, kullandırılan konut kredilerinin hacminde önceki yıllara göre büyük bir artış meydana gelmiştir. Ayrıca son birkaç yıldır ekonomimizdeki canlanmanın verdiği iyimser havayla birlikte tüketici kredisi kullanımında, özellikle de konut kredisine yönelik talepte hızlı bir artış olduğu görülmektedir.  

Tüm bu göstergeler mortgage kredilerinin finans ve gayrimenkul sektörü açısından son derece önemli olduğunu göstermektedir…

Ali HEPŞEN

 

BÜYÜYEN ASYA’YA BAKIŞ

Konut sektörünün gerek üretim gerekse de finansman anlamında gelişiminin, ülkelerin kalkınmışlık düzeyleriyle doğrudan ilişkili olduğu bilinmektedir. 1990’ların başından itibaren hızlı bir büyüme içerisine giren Asya-Pasifik ülkelerinde (Çin, Malezya, Endonezya, Güney Kore ve Tayland) hızlı kentleşme, ekonomik serbestlik ve finansal büyüme sonucunda konut üretme ve edinme faaliyetleri de hızla artış göstertmiş durumda.

Haibin Zu tarafından hazırlanan bilimsel bir çalışmada ise (The Structure of Housing Finance Markets and House Prices in Asia: Asya’daki Konut Piyasalarının Yapısı ve Konut Fiyatları; Aralık 2006), Asya ülkelerinde gözlemlenen ekonomik performansla konut sektörünün gelişim hızı arasında doğrudan bir ilişki olduğu saptanmış. Özellikle 1997 yılında yaşanan Güney Asya ekonomik krizi öncelikli olarak konut sektörünü vurmuş, yükselen konut fiyatları hızlı bir şekilde aşağıya inmiştir. Konutlar kriz döneminde yüzde 50’ye yakın oranda değer kaybetmiştir. Asya’da 2000’li yıllarla birlikte ekonomik büyüme ve mortgage kredilerine dayalı menkul kıymetleştirmeye geçiş, ülkelerin daha sağlıklı bir konut finansman sistemine sahip olmalarını sağlamıştır. Aşağıda yer alan tablo Asya-Pasifik ülkelerinin mortgage piyasalarını özetler niteliktedir.

Asya’daki Mortgage Piyasaları

 

Pazarın Büyüklüğü*

Faiz
Türü

Kredinin Vadesi

Kredilendirilen Kısım

İlk Menkul
Kıymet İhracı

Maks.

Ortalama

ÇİN

% 10

Değişken

30 yıl

10–15 yıl

% 80

2005

ENDONEZYA

% 2

Değişken

20 yıl

15 yıl

% 80

-----

GÜNEY KORE

% 26.6

Değişken

20 yıl

3 yıl

% 70

2001

TAYLAND

% 8.8

Değişken

30 yıl

10–20 yıl

% 80

2006

* Pazarın büyüklüğünden kasıt, kullandırılan mortgage kredilerinin milli gelire oranıdır.

Tablonun en dikkat çekici tarafı Asya ülkelerinde bankalar tarafından kullandırılan mortgage kredilerinde faizin değişken olmasıdır. Faiz oranlarındaki değişkenliğin ve ekonomik kırılganlığın yaratacağı riskleri üstlenmek istemeyen bankalar değişken faizli konut kredisi kullandırma yolunu seçmişlerdir. Ülkemizde mortgage sisteminin işlerlik kazanmasıyla birlikte bankalar da aynı yolu seçecek ve konut kredisi kullanacaklara değişken faizi önereceklerdir. Bankalar değişken faizi sabit faize göre daha düşük tutacaklar ve mortgage kredisi kullanacakların değişken faize yönelmelerini sağlayacaklardır. Ekonomik veriler iyi iken değişken faiz uygulaması faydalı gibi görünse de, madalyonun diğer tarafı unutulmamalıdır.

Diğer taraftan Asya-Pasifik ülkelerinde konut üretimi sosyal bir amaç olarak görülmüş ve örneğin Malezya’da, sosyal konut projeleri kapsamında “1-3-5” seklinde farklı uygulamalara gidilmiştir. Ülkede lüks sınıfında 1 adet konut üreten bir yüklenici, aynı zamanda 3 adet orta gelir grubuna yönelik ve 5 adette alt gelir grubuna yönelik konut üretmek durumundadır.

Ülkemizde de kurumsal bir yapıya kavuşmakta olan gayrimenkul finansman piyasalarının finansal piyasalarla entegrasyonunu sağlarken, olaylara sosyal açıdan bakmakta da fayda var diye düşünüyorum.

Ali HEPŞEN

 

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE MORTGAGE UYGULAMALARI

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde, ABD’de olduğu gibi, ipotek kredisi vermekte ve menkul kıymetleştirmede ipotek bankaları, yapı toplulukları, yapı tasarruf sandıkları, ticari bankalar ve tasarruf bankaları gibi uzmanlaşmış finans kurumları bulunmaktadır. Özellikle geçmişi çok uzun yıllar öncesine dayanan “İpotek Bankacılığı” sistemi tüm AB ülkelerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, Avrupa’daki ikinci el ipotek piyasalarının gelişimi Amerikan örneklerine kıyasla daha yavaş gerçekleşmiştir. Bunun en önemli nedeni; AB yasalarının garanti şeklindeki kamu desteğini yasaklaması sonucunda ilgili ülkelerde kamusal ya da kamu destekli merkezi bir ikinci el kuruluşunun bulunmamasıdır. Böyle bir kuruluşun piyasalarda olmayışı, yatırımcılara yapılacak anapara ve faiz ödemelerindeki garantinin sadece kredi değerliliği yüksek bir banka veya uzman sigorta kuruluşunca verilmesine ve bunun sonucunda da maliyetlerin artmasına neden olmaktadır.

AB’ye üye ülkeler arasında en gelişmiş birinci ve ikinci el ipotek piyasasına sahip olan ülke “Almanya”dır. Ülkede konut finansmanı çoğunlukla “Yapı Tasarruf Sandıkları (Bauparkassen), İpotek Bankaları (Hypothekenbanken) ve kooperatif bankaları” vasıtasıyla sağlanmaktadır. Bu kuruluşlar tamamen özel sermayeli kuruluşlar olup, kaynaklarını sadece uzun vadeli ipotek kredileri şeklinde kullandırmaktadırlar. Bunların kısa vadeli kredi açmaları yasaklanmıştır. Ülkede ipotek kredilerinin ancak yüzde 24’lük bir kısmı menkul kıymetleştirilebilmiştir. Bu oran, 2007 Haziran ayı itibariyle 12 trilyon $’a yaklaşan ipotekli kredi piyasasının yüzde 50’sinden fazla bir kısmının menkul kıymetleştirildiği ABD ile kıyaslandığında oldukça düşük kalmaktadır. Alman konut finansman sisteminde faaliyetlerini sürdüren başta ipotek bankaları olmak üzere tüm kurumlar uzun vadeli kredi verebilmek için gerekli olan fonları çoğunlukla, “pfandbrief” adı verilen “ipoteğe dayalı tahvilleri” ihraç ederek sağlamaktadırlar.

İngiltere, ipotekli konut piyasasında 1,1 trilyon Euro’ya yaklaşan hacmi ile AB ülkeleri içerisinde Almanya’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Almanya’da olduğu gibi İngiltere’de de büyük bir ipotekli konut kredisi piyasası olmasına rağmen, bu piyasanın 2007 Haziran ayı itibariyle ancak yüzde 12’lik bir kısmı menkul kıymetleştirilebilmiştir. Bunun en önemli sebebi ise, 1850’lerden itibaren İngiltere konut finansman piyasasında faaliyetlerini sürdüren ve ülkede kullandırılan ipotekli konut kredilerinin yaklaşık yüzde 70’lik bir kısmını sağlayan “Yapı Toplulukları” (Building Socities)dır. Halifax, Nationwide, Bradford&Bingley, ve Leed Permanent gibi önde gelen yapı toplulukları aynen ipotek bankaları gibi hizmet sunmakta olup, faaliyetleri yalnızca ipotekli konut kredisi vermek ve emlak komisyonculuğu yapmak olarak sınırlandırılmıştır. Yapı Toplulukları, konut bedelinin yüzde 90’ına kadar 20-25 yıl vadeli kredi vermekte olup, verdikleri bu krediler şartları her yılın ekonomik koşullarına göre değişebilen değişken faizli ipotek kredileri şeklindedir.

Fransa’da 1980’li yılların sonundan itibaren menkul kıymetleştirmeye geçiş geleneksel konut finansman sisteminin artan fon ihtiyacını gidermek amacıyla adeta zorunlu olmuştur. Devletin hâkimiyetinde olan Fransız ipotek piyasasında uzun vadeli fonlamaya ihtiyaç duyulması nedeniyle köklü yasal düzenlemeler yapılmış; hukuki altyapının menkul kıymetleştirmeye uygun hale getirilmesi ve ihraçların yalnızca özel amaçlı kurum (Fonds Commun de Creances-FCC) vasıtasıyla yapılması ile birlikte menkul kıymetleştirme mümkün kılınmıştır. Fransa’da 2007 yılı Haziran ayı itibariyle ağırlıklı olarak değişken faizli ipotek kredilerinden oluşan 470 milyar Euro’luk ipotekli konut piyasasına sahip olunmasına rağmen, ipoteğe dayalı menkul kıymetleştirme uygulamaları istenilen düzeye ulaşamamış ve ancak bu piyasanın 4,45 milyar $’lık bir kısmı menkul kıymetleştirilebilmiştir. Bunun en önemli nedeni ise, ülkede yaygın olarak kullanılan değişken faizli ipotek kredilerinin varlığıdır.

İspanya’da ise, Avrupa’nın en eski ipotek bankalarından biri olan Banco Cario (bugünkü adıyla Mortgage Bank of Spain) sadece ipotek kredisi vermek amacıyla 1872 yılında kurulmuştur. İspanya ipotek piyasasında ayrıca, birleşik tasarruf bankaları, ticaret bankaları ve diğer uzman ipotek finans kurumları görev yapmaktadır. Bu kuruluşlardan Birleşik Tasarruf Bankaları (Confederated Savings Banks) 2007 yılı Haziran ayı itibariyle 604 milyar Euro’luk ipotekli konut kredisi piyasasının yaklaşık %50’sine sahiptir. İspanya’da menkul kıymetleştirmeye ilişkin uygulamalar 1991 yılında kabul edilen bir yasa ile başlamış olup, 1993 yılında ilk ipoteğe dayalı menkul kıymet ihracı gerçekleştirilmiştir.

Görüldüğü üzere Avrupa Birliği içerisinde kökleri çok uzun zaman öncesine dayanan konut finansman sistemi uygulamaları, bugün de başarılı bir şekilde sürdürülmektedir. Türkiye’de geç te olsa yakaladığımız bu uygulamaların AB’ye kıyasla çok daha çabuk gelişeceği kanısındayım, yeter ki ekonomik ve siyasi çevre buna izin versin.

Ali HEPŞEN