ŞİRKETLERİN REKABET GÜCÜ ve ALMANYA ÖRNEĞİ

REKABET SADECE ŞİRKETLERİN SORUNU MUDUR?

Piyasa ekonomisinin sihirli kelimesi rekabettir. Liberal kapitalist sistemin omurgası serbest piyasa ve rekabettir. “Adil, şeffaf açık rekabet” kavramları neredeyse hukuk devletinin gerek şartı olarak empoze edilmektedir.

Rekabet eğer birden fazla rakip varsa vardır. Kapalı, devletçi veya karma ekonomik modellere en çok eleştiri yetersiz rekabetten ötürü gelir, çünkü rekabet yoksa “sağlıklı fiyat”, “ürün çeşitliliği”, verimlilik, tüketici lehine pazar gibi topluma yararlı unsurlar yeterince yoktur.

Diğer yandan bir ülkenin “rekabetçi şirketleri” ve “rekabetçi fiyatları” olan ürünleri yoksa muhtemelen o ülke yeterince gelişmemiştir. Doğal şartlarda kurulmuş, serbest ekonomik ortamda faaliyet gösteren bir işletme rekabetçi yapıya sahip değilse zayıf bir varlık olarak kabul edilir.

Bir Şirketin veya Ülkenin İktisaden Üstün Olabilmesi İçin Olması Gereken Özellikler

  1. Diğerlerinde – rakiplerinde- olmayan daha faydalı ve/veya çekici bir takım özellikleri olması, bunun için güçlü inovasyon – ar-ge yatırımı gerekir.

  2. Diğerlerinin ürünlerinden daha kolay ulaşılabilir, süreklilik arz eden güvenilir özellikleri olmalı. Güçlü bir dağıtım, garanti, bakım, görünür finans gücü ve ağı gerekir.

  3. Tanınmış bir marka veya şöhret olmalı. Bu aslında ilk iki maddenin zaman içinde iyi soslanmış halidir.

  4. Benzerlerinden ucuz olması yani fiyat rekabeti. İlk üçü olmayınca rekabet edebilmek için doğal olarak bu sonuncu şarta ve yönteme mecbur kalınıyor.

Türkiye mal ve hizmet üretimi ile ihracında maalesef sadece ucuzculuğuyla (düşük fiyat) rekabet yapma şansı bulabilmektedir. Muadillerine göre en yenilerden olan ve daha kaliteli hizmet veren turizm tesislerimiz benzerlerine göre ancak çok daha ucuza pazarlanabilmektedir. Üretimde neredeyse tekel olduğumuz bor, fındık gibi ürünlerimizi bile hayal ettiğimi fiyatlarla pazarlama imkanını bir türlü bulamıyoruz, ömrümü hayıflanmakla geçiyor. Ağırlık (kg) başına ihraç fiyatımızı gösteren grafik epeyidir başını aşağı doğru eğmiş görünmektedir. Kısaca ülkemizin ve şirketlerimizin genel olarak rekabet gücü düşüktür.

FİYAT REKABETİ İÇİN MALİYET EN ÖNEMLİ FAKTÖRDÜR.

Madem Öyle, Maliyetlerimizi Aşağı Çekelim.

Bir ürünün ve hizmetin üretim maliyeti kabaca işçilik, hammadde, amortisman (yatırım maliyeti), enerji, kira ve benzerlerinden oluşur. Vergi öncesi kâra ulaşmak için pazarlama, yönetim ve özellikle finansman giderleri hesaba katılır. Bu değişkenler sektörlere ve ürünün çeşidine göre farklı kompozisyonlar gösterirler ve içindeki ağırlıkları tipik olarak farklıdır. “Yönetim Muhasebesinin” kapsamındaki bu analizi her patron ve tepe yöneticisi ezbere (kendi şirketi için) biliyordur.

Sektörlere Göre Maliyet Ağırlıkları – Maliyet Türüne Göre Sektörler

  1. Tarım ve Madencilik: Emek yoğun işlerde ücret genel seviyesi maliyeti en çok etkileyen gider türüdür. Burada asgari ücret asıl belirleyici unsurdur, çünkü bu sektörlerde ortalama ücret asgari ücrete çok yakındır, neredeyse eşittir.

  2. İmalat Sanayi: Ana etken ve ağırlıklı maliyet türü hammadde - malzeme fiyatlarıdır. Dışa bağımlı girdi ve ara mal kullanılıyorsa yurtdışı enflasyon ve YP değeri, iç tedarik varsa enflasyon.

  3. Mağazacılık: Özellikle AVM ve Cadde Mağazacılığında kira maliyetinin cironun %40’ı civarında olduğu bilinmektedir.

  4. Finans sektörü: Faizler, enflasyon ve de kur.

 

Fiyatla Oynanmadan Satış Hasılatı Nasıl Arttırılabilir (arttırılabilir mi?)

Elbette miktarı arttırarak, yani daha çok satarak. Bunu herkes yapmak ister ama bu şirketin tek başına yapabileceği bir şey değildir, hem de sınırları ve de ek maliyeti vardır.

Satış gelirlerini arttırmanın diğer yolu malı YP (döviz) ile satmak (ihracat) ve ülke parasının değer kaybetmesini beklemektir. Elbette kur değişikliklerini işletmelerin kendi başına etkilemeleri mümkün değildir, ancak devletin ve hükümetin iktisadi politikaları etkin olabilir.

                

Asgari Ücret - Enflasyon Korelasyonu Ne Zaman Bozuldu

2000’li yıllarda bir istisna hariç asgari ücret artışı enflasyon (TÜFE)’ye yakın seyretmiştir. Müzmin enflasyonumuzdan kurtulmaya başarabilme şartlarının üç önemli unsurundan biri “emek fiyatının baskılanması” yöntemi olmuştur denilebilir. Ama 2015 ve 2016 yılları arka arkaya paradigmanın değiştiği iki dönem olarak hatırlanacaktır. 2015 senesi (ilkinde iktidarın çoğunluğu kaybettiği) iki kez art arda yapılan genel seçimler nedeniyle ücret – enflasyon dengelerinin alt üst olduğu dönemin başlangıcıdır. 2014 ve 2015 yıllarında % 8’ler civarında ve kümülatif % 17,7 olan enflasyona mukabil, 2015 asgari ücret artışı %18,26 ve 2016 yılı için %30 ve kümülatif % 53,7 olmuştur. Bu fark (asgari ücretteki reel artış) 36 puandır ve iki yıllık kısa dönem için çok yüksek ve ciddi bir sapmadır. 2015 ve 2016 yılları piyasanın ve talebin zayıf olması nedeniyle bu sapma enflasyona aynı oranda yansıyamamış ama iki ilginç gelişme yaşanmıştır. İlki, asgari ücretle ortalama ücret arasında 2000 yılından beri dengelenmiş olan katsayı 2’den 1,5 civarına kadar düşmüştür. diğer bir deyişle genel ücret seviyesi artışı asgari ücret artış hızının % 30 civarı gerisinde kalmıştır. Diğer önemli değişken olan gıda enflasyonunu belirleyen Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Enflasyonu 2015 – 2017 yılları arasında % 36 artmıştır. Kendimizi rakam ve sayıların dışına atarsak, genel ekonomik durumumuzla ilgili ve şirketlerimizin değişkenlerine ilişkin aşağıdaki bazı varsayımlarda bulunabiliriz. TÜFE tarafında ise "İşlenmemiş Gıda" enflasyonu 2015 -2016 döneminde % 33,55 olarak hesaplanmıştır.

  1. 2015’ten itibaren işletmelerimizin ücret ödeme gücü düşmüş ve/veya ikame işgücü sisteme zorunluluktan iyice yerleşmiştir. Göçmenleri – mülteci- kayıt dışı ve bazı bölgelerde asgari ücretin altında çalıştırma devletçe kabul edilebilir hale gelmiş olabilir. Sonuçta bu durum işsizlik rakamları ve istatistiğini bozmuş, "fiili asgari ücreti" "resmisinden" düşük hale getirmiş olabilir.

  2. Tarım sektörünün emek yoğun sektörlerden ve asgari ücret/ortalama ücret oranının 1’e yakın olduğundan yola çıkarak tarladan ve işlenmiş gıda fiyatlarının esas sebebinin asgari ücret artışının olduğunu söylemek mümkündür. 2017'den itibaren yüksek gıda enflasyonuna ilişkin yapılan birçok panelde ve toplantıda kamu ve özel sektör yöneticilerinin bir türlü dile getirmediği hikaye yukarıdaki cümleden ibaret olabilir. Ülkemizde hiç kimse asgari ücretin artışına “laf söyleme” cesaretini göstermediğinden bu toplantılarda asıl meselenin etrafından dolaşılmıştır, marketler, stokçular günah keçisi ilan edilmiştir.

  3. Asgari ücret artışıyla birlikte ve ona rağmen “ortalama ücret” kendi doğal - makul akışında oluşmaya devam etmiştir. Ancak kamunun temel sübvansiyon kalemi olan emekli ödemelerinin alt dilimlerinde de ve işsizlik sigortasında da dengeler değişmiştir, hesap şaşmıştır.

  4. Asgari ücret ve emekli maaşlarındaki kısa sürede oluşan olumlu gelişim öncelikle temel ihtiyaç maddesi olan gıdaya talebi arttırmış olmalıdır ki, tarım sektöründe hem maliyet hem de talep enflasyonu bir arada olmuştur. Bu etken sayesinde anormal fiyat artışları yaşanmıştır. Patates – soğanda vücut bulan anormallikler 2018 krizinde fırsatçılara yüklenmiş ama 2019’da iş “tanzim satışa” kadar gitmiştir.

  5. Aslında basit bir maliyet – matematik konusu olan ücret – fiyat ilişkisi analizleri halen aleni ve sağlıklı yapılamadığı için, bilgisizlikten kaynaklı “korku” yerleşmiş, nihayetinde iş,“soğan – patates kültümüzün” ihracatını kontrol etmeye kadar varmıştır. Daha da beteri genel olarak fiyat – enflasyon işine devletin “hesapsız müdahaleci” eli girmiştir ve ne zaman çıkacağı henüz belli değildir.

 

Kıssada hisse, maliyet enflasyonunu sebeplerinden ücretler zamansız müdahalelerle – çünkü aslında asgari ücreti tüm taraflardan oluşan bir heyet belirlemektir- yolundan çıkmış, bu suretle“fiyat rekabeti” imkanlarımız bir ölçüde ve kısmen kısıtlanmıştır.

 

Paranın Miktarı – Fiyatı (faiz) Korelasyonu Ne Zaman Bozuldu?

2016 darbe girişimi şokundan sonra piyasayı ve genel olarak halkı rahatlatabilmek için aslında hep var olan ama kısıtlı m,ktarda kullanılan Kredi Garanti Fonu (KGF) modeli devreye sokuldu. Aslında bu finans cambazlığının öyle iyi - sihirli bir şey olmadığı biliniyordu (çünkü çare olsaydı hep kullanılırdı) ama denize düşen yılana sarıldı. Bankacılık Kanunu değiştirildi, sektöre cesaret ve kazanç kapısı verildi, piyasaya giren taze parayla 2017 yılı ekonomik rakamları kısmen düzeltildi. Yapılan şey kredi arzını arttırmak, malın fiyatını (faizi) aşağı çekmek, piyasayı canlandırmak, bu arada sektöre kolaydan kâr yazdırmaktı. Müdahale sonucunda hem bankacılık sektörünün dengesi bozuldu, hem de kredi piyasası ve kuralları. Bankalardan para alamayacak birçok kurum – yetersiz veya gereksiz- kolay yoldan ve ucuz kaynağa ulaştı. Bu hamle, yaklaşık 1 - 1,5 yıl sonra faizlerin patlaması (%45'lere) ile kredi piyasasının ciddi şekilde daralması şeklinde iki ayrı kötü sonuç doğması sebeplerinden biri olmuştur. Bu “mucizenin!” tasfiyesinin yordamı ve bilançosunun akıbeti henüz belli değildir. Belli olan tek şey, finans sektörüne ve mali piyasalara müdahale sınırları çok daha fazla genişlemiş; devamında nerede duracağı belli olmayan bir "belirsizlik korkusu" tüm iç ve dış aktörlerde hissedilir olmuştur.

 

Devletin, iktisadi kurumlar ve işletmeler için rekabetçi şartların oluşmasına katkı sağlamanın veya tarumar etmenin birçok kolay yolu vardır. Az konuşulan ve üzerinde pek durulmayan iki başlık yukarıda irdelendi. Emek piyasası ve mali piyasalara iyi niyetle ama eksik planla başlayan ölçüsüz müdahale gayretlerinin, dönüp dolaşıp firmalarımızın zayıf düşmelerine nasıl sebebiyet verdiğini yukarıda kısaca anlatıldı.

 

PARANIN DEĞERİNE(DÖVİZ) MÜDAHALE VE ALMANYA ÖRNEĞİ

2. Dünya Savaşından mağlup ve bölünerek çıkan Almanya, içe kapanmak yerine komşularıyla ekonomik işbirliğine önem verdi. Önce Avrupa Topluluğu (AT), sonra Avrupa Birliği (AB) ve nihayetinde para birliği kuruldu. EURO (Avro)1999 yılından beri yeni katılan AB üyelerinin dahil olmasıyla toplam 21 ülkede kullanılmaktadır. İlk başta hesabi olarak kullanıma girdiğinde EURO/USD paritesi 1,175 idi. Kuruluş tarihinden 3 yıl sonra nakit olarak cüzdanlara da girdi. Euro bölgesi ülkeleri hem €’nun değerinin oluşmasında, hem de tedavülden kalkacak mevcut paraları için birer dönüşüm kuru belirlediler. Alman Markının (DEM) dönüşüm oranı 1,95583 idi. (İtalyanlar 1936,27 Liret karşılığında bir Euro almışlardı). Bu verilerle USDDEM paritesini 1,665 hesaplamak mümkündür. 1999’dan sonraki 4 yıl boyunca EURO, USD’ye karşı değer kaybetmiş, 2000 sonunda 0,84 seviyesinden dönmüştür. 2015’ten itibaren ortalama 1,1 seviyeleri civarında işlem görmektedir.

Almanya’nın devasa dış ticaret fazlası vermeye başladığı 1960’larda USDDEM paritesi 4 idi. İktisadi gelişmelere parale olarak 1993’e gelindiğinde bu kur 1,30’lar kadar düşmüştü. Dünyada dış ticaretinde her zaman ilk üç sıradaki ihracatçı ve dış ticaret fazlası veren Almanya bu konuda yalnız değildi. Dünyanın diğer en yüksek ticaret fazlası veren Japonya’nın başına gelen gibi, 1970’lerde 350 olan USDYen paritesi 1995’de 90’lara düşmüştü. Diğer bir deyişle ABD doları Japon parasına karşı 20 yıl içerisinde 4 kat değer kaybetmişti, Alman Markının yaşadığı hikayeye benzer bir durum. Ekonomisi verimli olan ve bunu ihracata yansıtarak dış ticaret fazlası veren her ülkenin başına gelen gibi, paraları sert şekilde değerleniyordu. Bir Türk için bundan iyi bir şey olabilir mi diye düşünebilirsiniz ama bu gelişme her zaman hayırlara vesile olmuyor, açıkçası pek arzu edilmiyor; çünkü değerlenen yerel para ülkenin ve de şirketlerinin rekabet gücüne zarar veriyor. Ve bu işin şirketler açısından bir çaresi - yolu yok; sorumluluk ve görev devletin basiretine ve becerisine kalmış boyutlardadır.

 

AMA ALMANYA ÇAREYİ BULDU

Euro Bölgesi: Ortak para birimine geçince kur oluşumun içine Yunanistan, Portekiz ve benzer diğer Almanya'ya göre zayıf ülkelerin ekonomilerinin düşük verimlilikleri ve dış ticaret açıkları (fazlalıkları değil) dahil oldu. Yani Almanya dışındaki diğer ülkeler AB’nin ortalama ekonomik performansını aşağı çekerken aslında EURO’yu da aşağı çekiyorlardı veya en azından değerlenmesini önlüyorlardı. Almanya ise bu sayede ortaklarının beceriksizliğinin kaymağını yiyordu, halen de yemekte.

Peki Euro olmasaydı ve Almanya DEM ile yoluna devam etseydi, fiilen bugün için 1,84 civarında hesaplanan USDDEM paritesi hangi seviyede olurdu? Zor bir tahmin ama örneklere bakarak bir şeyler söylemek mümkün olabilir. Mesela İsviçre Frangı; 1999 – 2000 yıllarında 1,65 -1,80 aralığında seyreden USDCFR paritesi şimdilerde 0,98, neredeyse yarı yarıya kayıp var. Japon Yeni aynı süreçte 2010 yılı sonuna kadar 140’dan 80’ler düşerek benzer durum yaşamış, ekonomisinin yavaşlaması ve dış ticaret dengelerinin bozulması üzerine toplamda %25’lik revalüasyonla günümüze gelmiştir. Bu iki örnekten çıkabilecek sonuç, EURO, Almanlara zimmi bir devalüasyon imkanı sağlamaktadır ve bunun oranı tahminen yukarıdan aşağıya % 50 ile % 25 arasındadır.(aşağıdan yukarıya %100)

 

YA ÇİN?

Evet, Çin günümüzde en çok ihracat yapan ve dış ticaret fazlası veren en önemli ülkelerden biri haline gelmiştir. Bu şartlarda Çin parası Yuan’ın da revalüe edilmesi gerekirken Çin’in dünya ticaretinde söz sahibi olmaya başladığı 2007’lerden bu güne değerini muhafaza etmektedir; hatta ABD doları, Yuan’a karşı beş yıl önceki 6 seviyesinden USDCNY (veya USDRMB) paritesi 7’ e yükselmiştir. Bazı analistler Renminbi’ni USD’ye karşı değerinin 3,5 olması gerektiğini söylemektedir. Peki EURO gibi bir kalkanı olmayan Çin bu işi nasıl çözmektedir? Kendi meşrebine göre; devlet kontrollü kanalda dalgalı kur rejimini kullanarak, kontrollü kambiyo rejimiyle.. Yani bir nevi “yeni model” sabit kur.

Dünyada ticaret savaşlarından önce ve birlikte önemli bir “kur savaşları” vardır. Her ülke bildiği şekilde bu mücadeleyi yapmaktadır ve mümkünse parasının değerini düşük tutmaya çalışmaktadır. Türkiye hep “değerli TL iyidir” mottosuyla yaşadı, çünkü verimsiz, enflasyona "teşne" ekonomimizin ayıplarını ucuz dövizle kapatıyorduk. Daha doğrusu öyle olduğunu sanıyorduk. Siyaset, belki de diğer aktörler artık “kur savaşlarının” da içinde olmamız gerektiğine karar vermiş gibi görünüyor.

"Pahalı döviz" yolundan gidilmeye devam edilirse buradan şirketlerimizin rekabet gücünün arttırma çabalarına da bir pay düşebilecektir.

Şerif Elender

Performans Danışmanı ve Eğitmeni

Her hakkı mahfuzdur. İzinsiz hiç bir şekilde kopyalanamaz ve yazarın ismi zikredilmeden alıntılanamaz.