SERMAYE

Sermayeniz Kâfi Mi?

 

Genel tanıma göre sermaye: “Bir ticaret işinin kurulması, yürütülmesi için gereken anapara ve paraya çevrilebilir malların tamamı, anamal, başmal, kapital, meta”, İktisat Sözlüğüne göre ise; “Belli bir bedel karşılığı üretim sürecinde üretim faktörlerinden biri olarak yer alan birden çok dönemde kullanılan, emeğin verimliliğini artıran ve kendisi de üretilmiş olan her türlü araç gereç”tir.

 

Muhasebe disiplini, sermayeyi ortakların kuruluşta şirkete getirmeyi vaat ettikleri kaynak olarak anlar. Kredi verenler ise aynı kelimeyi öz kaynak mealinde görmek eğilimdedir. Öz kaynak, sermayeye, dağıtılmayan kârlar ve sermaye yedeklerinin eklenmiş hali olarak tanımlanabilir. Bu yazıda sermaye, muhasebeci gözü ile yani, işletmenin verimli çalışabilmesi için ortakların kendi ceplerinden-kaynaklarından temin ettikleri para olarak kabul edilmektedir. Gerçi ayni, yani nakit olmayan, duran varlık türü sermaye de vardır ama uygulamada nadir rastlandığı için kastedilen şey, “şirket kuruluşunda veya daha sonra ortaklarca tasfiyeye kadar geri alınmamak üzere getirilen nakit”in sermaye olduğudur.

 

Türk Ticaret Kanunu’na göre, türü “limitet” olan sermaye şirketleri en az 10.000 TL, anonimler ise 50.000 TL sermaye ile kurulmalı ve bunun 1/4’i kuruluş aşamasında banka hesabında bloke edilmeli, bakiye ise 2 yıl içinde tamamlanmalıdır. Şirketlerin yarısından çoğunun asgari tutar seviyesindeki kuruluş sermayesi ile kurulduğunu ve bunların önemli bir kısmının iki yıllık sermaye tamamlama süresi şartını bile yerine getirmediğini söylemek abartı olmayacaktır. Dahası, kurumlaşmış grup ve ailelere ait olanlar ile yabancı yatırımcıların paydaş oldukları şirketler haricindekilerin birçoğunda, yeterli sermayeyi şirkete koymak bir yana, bu ihtiyacı hesaplama zahmetinde bulunanlarla karşılaşmak dahi çok ender rastlanan bir durumdur. Birçok sermaye şirketi vardır ki; ödenmiş sermayesi yıllardır sadece 2.500 TL’dir.

 

Bir sermaye şirketinin sadece kuruluş masrafları ve bu işlerin hizmet bedeli için muhasebecisine ödeyeceği tutar en az 5.000 TL’dir. İş yeri kiralama, teçhiz ve tefrişat maliyetini siz kendinize göre hesaplayabilirsiniz. Henüz işletme sermayesine ve duran varlık yatırımları "mevzu bahis" olamadan sermayeyi tüketmiş oluyorsunuz.

 

Bir müteşebbis ya da işletme açmakla görevli yöneticinin ilk faaliyeti sağlıklı bir iş planı yapmak olmalıdır. Hazırlanan iş planı doğrultusunda “satış, maliyet, genel gider, yatırım ve nakit” bütçelerini yapmak da gerekir. Bütçe hazırlama çalışmasının devamında proforma gelir tablosu ve bilanço tanzim edilir. Taslak bilançoda sağ taraf yani öz ve yabancı kaynaklar, diğer deyişle pasif toplamı bilanço denkliği esası yolu ile hesaplanabilir. Bu rakam işletmenin başlangıç (yeni moda deyişle: start up) toplam kaynak ihtiyacıdır. Bu yazının esas konusu olan başlangıç sermayesi ihtiyacı, pasif rakamından, dışarıdan bulunabilecek yabancı kaynaklar toplamının "tenzil" edilmesi ile hesaplanır. Yabancı kaynak; finans kurumları ve satıcı kredileri, ertelenebilir vergiler ile alınan avanslar, ortaklardan veya grup şirketlerinden alınabilecek borçlardır. İşletmelerin ortaklara borçları, ortakların sermaye olarak koydukları paralarını geri alma-çekme zorluğu nedeniyle kullanılan bir yöntemdir ve çoğu işletmenin mali tablosunda vardır.

 

Şirket ortaklarının yetersiz kaynakla iş kurmalarının parasızlık dışında birçok sebebi vardır. Bundan önce bilmeliyiz ki birçok ülkede sadece 1(bir) para birimi ile şirket kurmak mümkündür; ABD’de 1 Dolar veya Azerbaycan’da 1 Manat ile şirket tescili yapılabilmektedir.

 

Asgari sermaye şartının yasalarla yükseltilmesi bir çözüm getirmeyecektir çünkü yasal zorlama ile şirkete konulan para ilk fırsatta ortaklardan alacak haline dönüşmektedir.

 

Bilindiği gibi, kurucu ortakların başarılı olabilmesi için birçok faktörü bir araya getirmesi gerekmektedir. Bunlar “pazar, ürün, tedarikçi, müşteri, finans bilgisi, tecrübe, ekip, itibar ve sermaye” diye sıralanabilir. Patron muhtemelen “İlk sekiz şartı yerine getirdim, sonuncu olmasa da olur” diye düşünmektedir. Bazı yöneticilerin; “Patron enayi mi? Kendi parasını şirkete koysun?” dediklerini birçok defa duydum. "Yani el taşıyla el kuşu vurmaktır maharet, parayla herkes yapar ticareti…" demek istenmektedir.

 

Esasen işletmeleri, içinde bulundukları toplumun ana karakterinden ayrı düşünmek yanıltıcı olur. İnsanların genlerine işlemiş “toplum-insan-devlet” ilişkilerine ilişkin ön kabulleri de ortakların diğer iş davranışlarını etkilediği gibi, sermaye kavramına bakışını da belirlemektedir. Yakın zamanlara kadar uygulanan kâr dağıtım, yeniden değerleme- enflasyon vs. durumları kaynaklı haksız vergilendirme uygulamaları halen hafızalardadır. Kamu yönetiminin bazen, işveren ve şirketlere karşı ne kadar acımasız davrandığını bu ülkede sadece gerçek müteşebbisler tam olarak bilmektedirler. Kamu yöneticilerinin şirketler arasında ayrımcılık yaptığını, bir gecede kanun değiştirilerek bazılarının zengin, bazılarının iflas ettirildiği, bu ülkede bir asırdır mallara ve şirketlere el koyma suretiyle bazı patronların bir anda piyasadan silindiği ve sermayenin kısa sürede el değiştirdiğini biz yaşamasak da biliyoruz. Halkın önemli bir kısmının ve kamu yöneticilerinin "müteşebbis" sınıfına kem gözlerle baktığını, tamamını aynı sepete koyarak çirkin sıfatlarla aşağıladığını ve hatta kendi sinemamızda patron karakterinin nasıl kötücül anlatıldığını hatırlayalım. Bu şartlarda siz olsanız tüm servetinizi işinize mi yatırır, yoksa “Param batacağına işim batsın” mı derdiniz?

 

Yukarıda anlatımın ispatı ise onca kaynak sıkıntısına rağmen Türk iş adamlarının nakdi varlıklarını işletmelerine getirme yerine başka ülkelerde muhafaza etmeleridir. Bu tutarın 120 ila 300 milyar dolar arasında olduğu birçok yerde ifade edilmektedir. Diğer yandan orta sınıf vatandaşlarımızın tasarruflarını “altına” yatırmaları ve yastık altında saklamaları, ülkemizin ekonomi hukukuna ve uygulamasına güven duymadıklarının diğer göstergesidir. Bundan 10 yıl önceye kadar bazı Orta Doğulu iş adamlarının kullanabildikleri kaynak tutarlarını görür hayret ederdik, bizim en büyük "şirketler grubunun" çıkarabileceği nakitten fazla imkana sahiptiler. Son günlerde gözümüze sokulan Panama Belgeleri’nde ifşa edilen Türk iş adamların kompozisyonuna baktığınızda, hiçbir sosyokültürel sermaye grubunun kendini burada güven ve güvencede hissetmediğini kolaylıkla anlayabiliriz.

 

Şirkete yeterli sermaye konulmuyorsa, bu patronunun işletmesine güvenmediği yahut parasının yetersiz olduğuna delalet eder ki, öyle bir işletmeye kreditörler niçin borç versin? Bu sorunun tek müspet izahı patronun şahsi varlığının ve itibarının yüksekliğinden geçmektedir. Ancak bankalarımız “Basel Kriterleri” çerçevesinde bu anlayışla yeterince kredi tahsis edememeye başlamışlar ve yolun sonuna doğru gidilmektedir. Bankalar artık düzgün iş planlarına ilaveten öz kaynağın da uygun ve yeterli miktarda olmasını talep etmektedirler. Bizim finans kuruluşlarının şiarı “Ne kadar öz kaynak o kadar borç” olmaya başlamıştır. Teknik deyişle borçluluk oranının “Bir” olması şartı getirilmiş gibidir. Bu oran birçok ülkede 2 ve üzeridir. Bu durum kredi prosedürlerini zorlaştırmaktadır.

 

Kötümserliği bir yana bırakırsak; Türkiye’de gerçek sayıları 500.000 olan aktif sermaye şirketimiz mevcut sorunlu sermaye yapıları ile faaliyetlerine bir şekilde devam etmektedir ve kaynak sıkıntılarını daima maharetle göğüsleyebilen işveren ve yöneticilerimiz mevcuttur.

 

İyimserliği bırakırsak, bu şirketlerimizin %80’i ayda 5.000 TL’nin altında kâr edebilmektedir ve her türlü krizde sarsıntı geçirmekte, bir kısmı da kriz dönemlerinde piyasadan silinmektedir. Bu sonuçların sebebi ezeli kötü yönetimdir ama sermaye yetersizliği en ölümcül olanıdır. Nihai tahlilde, şirketlerimiz verimsiz çalışmakta ve el değiştirme değerleri, muadil ülkelerdeki işletmelerin çok altındadır. İş yapma alışkanlıklarımızı değiştirmedikçe şirketlerimiz ya el değiştirerek yerel sermayedarlardan yabancılara, tüm pazarlarımız da yabancı ve/veya büyük gruplara geçme riski sürekli bir tehdit olarak var olacaktır.

 

Peki işletmelerimiz için gerekli sermaye nereden bulunacaktır ve nasıl olacak da uluslar arası standartlarında bilanço yapıları oluşabilecektir? Türk sermayesinin bir kısmı yukarıda bahsedildiği gibi İsviçre, Off-shore vs. ülkelerinde park etmiş negatif faizle beklemektedir. Türkiye gibi büyümeye hevesli pazar bulsa oraya gidecektir ama gidememektedir. Bunlar müteşebbis ruhlu insanlarımızın parasıdır ve ülkemizin neredeyse bir asırlık birikimidir. KOBİ ebadı üzeri şirketlerimizin sermaye ihtiyaçları için en doğru kaynaklar bu dışarıdaki plasmanlardır. Parlak şirketlerimizi yabancılar alacağı yerde bu yerli kaynaklarla ortaklık oluşturması, uzun vadede ekonomimiz için bugünden tahmin edilemeyecek derecede elzemdir.

 

Diğer yandan yeni kurulan küçük işletmelerimiz için uygun kaynaklar, yastık altı “altın” birikimleridir. Anadolu’da vaktiyle “sehim verilmek” suretiyle kâr ortaklıkları tesis edilirdi. Tüccar olmayan tasarrufçu, müteşebbise sermaye desteği vererek özel şartlarda ve süreli olarak ortak olurdu. Toplumsal güvensizlik ve yüksek enflasyon bu efsaneyi tarihten sildi.

 

Yukarıda son iki paragraftaki mikro iktisadi çözümlerin şirketlere kaynak aktaran tarafı olmak ister miydiniz? Bu sosyoekonomik ve hukuki şartlarda evet diyorsanız; siz gözü kara bir iktisadi kahramansınız.

 

 

Şerif Elender

Performans Danışmanı ve Eğitmeni

8 Temmuz 2016

 

Her hakkı mahfuzdur. İzinsiz hiç bir şekilde kopyalanamaz ve yazarın ismi zikredilmeden alıntılanamaz.

İstanbul, Türkiye        +90 216 709 38 89         performans@strata.com.tr

  • LinkedIn Sosyal Simge
  • YouTube Sosyal Simge

22 yıl | 560 kuruluş | 111,000 profesyonel