ZOMBİ İŞLETME NASIL ANLAŞILIR?

HATALI TEŞHİSLER ve ZOMBİ İŞLETMELER

Bir sorun oluşmaya başladığı aşamada bu tehlikenin hemen fark edilmesi oldukça zordur, ortada bir mesele olduğu ancak olumsuz sürecin 2. veya 3. evresinde fark edilebilir. Marazın ne olduğunu belirleme işin adı teşhistir ve teşhis koyma işi en fazla yetenek ve tecrübe gerektiren uzmanlık konularının başında gelir. Çünkü yanlış teşhis yanlış tedavi, yanlış tedavi başka beklenmeyen komplikasyonlar ve de Allah korusun, “amel defterinin kapanması sonucunu” getirir.

Bazı bitki türleri bir seneden kısa yaşarken, bazı ağaçlar bin yıldan fazla yaşam süresine sahiptirler. Bu durum tamamen genetiktir. Fakat aynı cins ağaçlardan biri birkaç yıl içinde çürüyüp giderken, hemen yanındaki diğeri doğal yaşam süresinin üzerinde ayakta kalabilir. Yerini beğenmemiş, yağış yetersiz, habitatı uygun değil, saksısı dar, böcek talan etmiş, bahçıvan başarısız vs denir ama bu varsayımları tamamını birden ispat edecek bir veri bulmak zordur.

Bazı insanların rutin check - up alışkanlıkları vardır, daha çok sayıda insan ancak hastalandığında doktora görünür, bir kısmımız ise neredeyse ölmek üzereyken doktor - hastane ziyareti yaparız. Sağlığımıza verilen farklı derecedeki ehemmiyet ölçüsü, kişilik özelliğin etkisi yanında, ülkelere ve kültürlere göre de değişiklik gösterebilir. Elbette bu farklılıkta söz konusu insanın sağlığının üçüncü kişileri ne ölçüde ilgilendirdiği de önemlidir. Önemli siyasetçi, büyük şirketin CEO’su iseniz, istemeseniz bile rutin sağlık kontrolleri yaptırmak durumunda kalırsınız.

Sağlık kontrolünden geçmek için vücuttan numuneler alınır, analiz –tahlil edilir. Hasta adayı ile sohbet edilir, sorulara cevaplar istenir. Gelen kişinin beti benzine, nefes alışına, ısısına, görülebilen yerlerine manüel kontrol yapılır. Görünmeyen kısımlar için ise MR, Pet/CT, tomografi gibi cihazların kullanılması gerekir. Bu süreçte en az on sene eğitim almış, yetenekli uzmanlar görev alır ve sonuçta eğer bir hastalık varsa bir teşhis konulur. “Bu insanın durumu budur, şunları yapması, bunları kullanması, bazı şeyleri asla yapmaması gerekmektedir” tarzında uyarı ve yönlendirmeler yapılır. Eğer hastada yapılan inceleme sonucunda maraza ilişkin kanaat doğru değilse, sonraki yönlendirme ve tedavi süreci de hatalı olacaktır ve hatta ona ciddi zararlar verebilecektir.

Şirket Doktorları

Eğer bir kurumun, insan gibi muamele görüp check - up yapılması gerekirse, mesela kan tahlili yerine nasıl bir şey, ultrason için neye benzer bir uygulama, elle kontrol için işletmenin neresi seçilmelidir? Ve yahut seçilmektedir; çünkü şirketle var olduklarından itibaren metodik(?) yollarla denetlenmektedir ve günümüzde çağa uygun gelişmiş modeller kullanılmaktadır. Tıp ile iş idaresi mesleklerinin bu benzer özelliklerinden dolayıdır ki kendilerine “şirket – kriz doktoru (M.D. veya PhD değil)” sıfatı yakıştıran bazı uzmanlar, işletmelerin check – uplarını yapmakta ve teşhis – tedavi süreç reçeteleri yazarak bunları uygulamasına katkı vermek suretiyle geçimlerini sağlamaktadırlar.

Şirketlerin nesine tahlil ve biyopsi yapılabilir?

 

Finans disiplinin en bilinen konularının başında mali tahlil gelir. Bu alanda yapılan işin kapsamı, işletmenin mali tablolarına bakarak gerçek durumunu ölçmek ve gelecekteki performansını tahmin etmektir. Mali analiz işini ülkemizde daha ziyade bankalar kredi müşterilerinin riskini ölçümlemek için onların finansal tablolarını kullanarak bir kanaat oluşturma yoluyla yaparlar. Mali tablolardaki bilgileri kullanarak, “trend ve oran analizi” yöntemlerini uygulamak suretiyle işletmelerin “borçluluk, karlılık, likidite ve verimlilik” vs konularında değerlendirmeleri yapılır. Bu işlemler basit ve yorumu kolay uygulamalardır. Ancak o kadar da hata ve hileye açık rakamsal çalışmalardır.

Basit Yanılsamalar

Şirketlerin bilançoları kullanılarak likiditesini ölçen temel rasyo Cari Orandır. Likiditeden kasıt, firmanın kısa vadeli borçlarını ödeme kabiliyetini rakamsal şekilde hesaplamaktır. Bu hesaplama şirketin 1 yıl içinde nakit girdisi sağlayacağı düşünülen varlıklarının, aynı süre içinde ödenmesi gereken borçlarına oranıdır. Bu rakam eğer 1’den büyükse borcu karşılayacak nakit girdileri kısa vadede mevcut demektir. Ancak borç verenler için bu rakamın 2 civarı olması temenni edilir. Ülke ortalamamız büyük firmalar için 1,4 genel için 1,18 civarıdır. Peki bulunan rakam doğru mudur, diğer deyişle gerçeği yansıtıyor mudur? Bu sorunun anlamını açmak için dönen varlıklar ve kısa vadeli yabancı kaynakların muhteviyatına bakılmalıdır.

 

Örneğin Cari Oran Hatalarına Bakılırsa:

Dönen varlıklar; eldeki ve kasadaki nakitler, müşteri çekleri ve bonolar, kısa vadeli yatırımlar, müşterilerden, ilişkili şirket ve ortaklardan kısa vadeli (1 yıldan kısa) alacaklar ve stoklar (maliyet değerleriyle).

Kısa vadeli yabancı kaynaklar; banka ve leasing borçları, satıcılara ve ortaklara kısa vadeli borçlar, verilen senetler ile kamu borçlarından oluşur.

Eğer bilançodaki (Mizan – defter) değerler doğru ve gerçeği söylüyorsa cari oran da doğruyu ifade ediyor olabilir. Çünkü bu rakamın şirketin likit olduğunu gösterdiği kabulü, şirketin alacaklarını zamanında tahsil edeceği, çeklerin yazılmayacağı, stokların değerinde nakde döneceği varsayımına dayanmaktadır. Diğer yandan işletmenin makul olup 1 yıldan kısa süre içinde yeni satın alma veya kredi borcu oluşturmayacağı varsayımını da akıldan çıkarmayalım. Eğer yukarıdaki iki cümlenin doğruluğuna dair şüphe varsa, cari oranın da beklenen değerde olması, şirketin nakit sıkıntısı yaşamayacağı anlamına gelmeyecektir. Elbette bu tür sıkıntılara karşı 3 başka likidite oranı daha vardır ama o değerlerin de karşılığının ve gücünün olmadığı birçok sistematik olmayan risk tarif edilebilir.

Aslında şirketin ödeme gücünü hesaplarken temel sorun bilançodaki sayıların gerçekten doğru ve doğru yerde mi olduğu sorusunun gerçek cevabının belirsiz olmasıdır. Daha doğrusu esasen “ Oran Analizi” ve hatta “ Trend Analizi” tekniklerinin, ilgili üçüncü taraflar için birer sağlam sigorta poliçesi olmadığı açıktır. Asıl büyük batakların birkaç şekilde denetimden geçmiş orta üzeri büyüklükte şirketlerde ortaya çıkması pek şaşırtıcı bir sonuç değildir; zira genellikle “zaten adamlar profesyonellerce incelenip onaylanıyorlar” rehaveti çökmüştür finansörlerin ve tahlilcilerinin üzerine.

Yukarıda sadece likidite oranları üzerinden bile şirket “itibarının” ölçümlenmesinin aslında kısmen de olsa soyut bir dünyada çalışıldığı hususunda bilgi verebilir.

Diğer yandan bazı küçük ve üzeri işletmelerin sadece “bilanço makyajı” yaparak değil, aynı zamanda beyanname “fotoshop sanatı” kullanarak, aslında resmi evrakta suç da olan hilelere başvurmakta olduğu söylenmektedir. Yani mali tablolar yanlış, KV, GV, KDV, SGK beyannameleri ise “ev - el yapımı” olmaktadır.

 

Kredi Ustaları

İddialı bir deyişle “kredicilik” bir sanattır. Müşteri şirketi tahlil sürecine katılanlar da birer sanatçı olmalıdırlar, en azından iyi bir zanaatkâr. Doğaldır ki elinden binlerce şirket kredi dosyası geçmiş bir bankacı, işletme veya finans lisans diplomasına sahip olmasa dahi, tecrübelidir. Fakat bu tecrübe sadece gelen hazır yemeklerin tadına bakılmasından ibarettir. İyi bir gurme, aynı zamanda iyi bir aşçı ise mutfaktan geldiği için eleştiri veya takdirlerinde aynı anda hem acımasız, hem de vicdanlı olma hakkına sahip olan bir üstat olur. Bu uzun cümleden kıssa, finans kuruluşlarının kredi surecinde kredi müşterilerine benzer şirketlerin mali işler bölümünde yöneticilik tecrübesine sahip SMMM bulundurmalarının çok yararlı ve hatta şart olduğudur. Diğer yandan iyi bir tahlilci de olması gereken niteliğin, “farklı” tecrübelere sahip olmasıdır. “ Amipli dizanteri” teşhisini en hızlı şekilde ancak o hastalığının çok sık görüldüğü bölgede görev yapmış doktorun koyabileceği örneğini akılda tutmak gerekir. Ve elbette dikkatli istatistikçi de lazımdır. Çünkü rakamların ve sayıların gerçekte ne demek istediklerini en iyi onlar tercüme eder.

 

İŞLETMELER KİMLER İÇİN RİSKLİDİR?

2019 yılı için Türkiye’deki bankaların ile diğer finans kurumlarının toplam nakdi ticari kredi riskleri GSYİH’nın yarısı kadardır. Bireylerin kullandıkları krediler ise ticari kredilerin çeyreğine eşittir. Ticari kredilerin yaklaşık beşte biri proje finansmanı, gerisi işletme kredisi türündedir. Finans kuruluşlarından kaynak temin eden kişi sayısı, yasal olarak kredi kullanma yeterliliğine sahip bireylerin yarısına eşitken, ticari kredilerde bu oran % 100’e yakındır, buna rağmen sayısal olarak ticari – bireysel karşılaştırmada onda birinden az bir düzeydedir. KOBİ ve üzeri büyüklükteki kredi müşterisi sayısı ise bu sayının % 6’sı kadardır. Bu sayısal azlık ve düşüklüğe rağmen bankalarımıza taahhütlerini getiremeyen işletmelerin sayıları değil ama borçları, toplam kredilerin neredeyse onda biri kadardır. Bu riskli kredilerin yarısından biraz fazlası kamu bankalarınındır. Diğer bir deyişle ortalama her vatandaşın gelirinin % 5’i kadarı şirketlerimizce "tepe tepe" kullanılmalarına rağmen zamanında geri iade edil(e)memekte, zaten bu tutarın yarısı da batak kabul edilmektedir. Bir mucize olmaz ise “enflasyon veya vergi” olarak bu para refahımızdan er ya da geç tenzil edilecektir.

Ama gerçek risk bu kadar değildir. İşletmeler, ister tüzel kişiliğe sahip veya bir şahsın olsun üzerinde pek durulmayan çok önemli hak ve yetkilere sahiptir. Her şeyden önce başkalarının haklarını ve paralarını harcama yetkisine sahiptirler. Birçok dış kaynak, özellikle kamu parası zorunlu olarak operasyonel nedenlerden dolayı şirketlere kullanımına tahsis edilmektedir.

"Başkalarının paraları" başlıca şöyle sıralanabilir.

  1. Ücretler: Şirket çalışanları -emekçi- bir ay boyunca yaptığı çalışmasının karşılığını bir sonraki ay içinde alır, ama işveren anında bu emeğin ürettiği değerin sahibi olur. İzin paraları, kıdem – ihbar tazminatları ve hatta kariyer ile itibarları dahi “patronlarının” ellerindedir.

  2. Piyasa borçları: Mal ve hizmet satanlar, kiralayan mal sahipleri fatura ve ödeme vadelerine kadar kendi kaynaklarını müşterisine tahsis ederler, finansman sağlarlar. Aslında bu olgu, ülke ekonomisi açısından finans kurumlarınınki kadar zincirleme batağa sebep olacak önemli bir konudur, satıcı – müşteri – diğer satıcı halkası fasit daireye dönüştüğü zamanlarda “piyasada hiç para yok” şeklinde tarif edilen buhrana girilmektedir. 

  3. Garantiler ve maddi taahhütler: Şirketten mal alanlara yönelik bakım, yedek parça, servis, değiştirme ve hukuki sorunlarda muhatap bulma gibi başlıklarla müşterilerine ayni yükümlükler vardır.

  4. KDV tahakkukları: Kamunun en büyük bütçe gelir kalemi en az bir ay boyunca işletmelerin uhdesindir. Vergi tahsilat oranının % 50 – 70 aralığında olduğundan hareketle şirketler tahsil ettikleri KDV’nin 2 katı kadar tutarı “işletme finansında” kullanıyor demek mümkündür. Bu soruna çözüm olarak bazı devletler şirketlere ticari hesapların yanında ayrıca “KDV banka hesabı” açarak faturalardaki KDV tutarın buraya yatırılması suretiyle tahsilatı garantiye almaktadır.(Bu üzerinde konuşulması faydalı detaylı bir seçenektir.)

  5. Diğer vergi SGK ödemeleri: Kârdan devletin hakkı ile çalışanlardan kesilen ve şirketin maliyetleri arasında giderleştirilen işveren payları da aylar sonra ödeme yapılıncaya kadar şirketlerin kullanımına tahsis edilmiştir.

  6. Yönetici olamayan ortak ve sermayedar: Halka açık şirketlerde tamamen, olmayanlarda küçük veya dışarıdan ortak olanların paraları teorik olarak sonsuza kadar şirkete, dolayısıyla yöneticilere tahsis edilmiştir.

 

Yukarıdaki bahsedilen şirket borçlarından sağlanan kaynaklar yöneticilerinin iş yapma şekil ve becerilerine göre kullanılır, gaye işletme verimliliğini arttırmaktır. Bu durum aslında doğru düzgün iş yapmayı - etik değerleri bilmeyen ve ahlakı olmayan kişiler için yoldan çıkarıcı bir imkandır. Ve ne yazıktır ki bir vergi numarası almak böylece patron - yöneticilik sıfat ve yetkisine sahip olmak için önceden bir sınav, staj zorunluluğu veya bir kişilik tahlili, dahası servis şoförleri için dahi gereken bir psikoteknik test zorunluluğu bile yoktur. Tahlilciler sadece bu sıradan insanların ürettikleri iş ve işletmelerin verilerini çok sonraları incelerler. Çok geç. Bu hususta akıldan çıkarılmaması gereken en önemli cümle şudur: “Zarar eden – verimsiz- şirket bir umuttan ziyade sahibine nakit aktaran bir yapıdır.”

 

ZOMBİ ŞİRKET NEDİR?

Zombi bir Haiti fenomenidir. Nispeten ilkel toplulukların inanışlarında var olan korku motivasyonu örneğidir. Güya ölü mezarından çıkar ve yeryüzünde kaldığı yerden devam eder. Artık ölümsüzdür, çünkü zaten ölüdür ve ancak canlıları öldürerek aktivitelerini sürdürebilir.

"Zombie company" terimi son birkaç yıldır basında yer almaktadır. Genellikle “Bir zombi şirketi ne ölü ne de diri olan bir şirkettir.” şeklinde tarif edilmektedir. ABD’de 150,000, Çin’de 12,000 civarı Zombi şirket olduğu söylenmektedir. İngilizler ise Zombilerin ülke ekonomisi zayıflattığını ve bunlardan kurtulmanın çaresinin "yüksek faiz" olduğunu iddia etmektedir. Batılı ekonomistler gereğinden fazla şirket olduğu, fazlalıkların (Zombiler) ortadan kalkması sonucunda pazardaki boşluğu sağlıklı şirketlerin dolduracağını ve bu durumda önemli bir istihdam (asıl korkutan risk budur) azalması olmayacağını söylemektedir.

 

Bize has Zombi tarifi nasıl olur?

“Makul bir süre içinde taze bir finansal kaynak temin etmeksizin tüm mali taahhütlerini yerine getirebilme gücünü kaybetmiş işletmeler” Zombidir. Yani krediyi kredi ile kapatmaktan başka çareleri olmayan, daima ödeme sıkıntısı içinde olan, yalan ve yanıltmanın şirket politikası olduğu, net defter değerleri ne olursa olsun gerçek tasfiye değerleri negatife dönmüş şirketlerdir bize özgü Zombilerimiz. Bunların bir kısmı zaten mezarlarının içinde doğmuşlardır, diğerleri öldükleri halde ölü sahipleri tarafından mezara konulmaktansa yeryüzündeki sağlıklı şirketleri “yiyerek” var olmaları sayesinde ve de bunların üzerlerindeki kan emen parazit misali hak etmedikleri hayat standartlarını bu yolla sağlamaktadırlar. Ve ne yazık ki sadece bizim ülkemize has sosyo – kültürel, dolayısıyla hukuksal yapı bu tür çarpıklara müsaade etmekte, göz yummakta ve cezalandırmamaktadır.

 

Mezarında Doğanlar:

"Her teşebbüsün ve yatırımın" akıllıca ve iyi planlandığı, sermayedarların bu tür işe yatkın ve uygun yapıda ve de iyi niyetli olduğu ön kabulü vardır. Bazen bu sayılan şartlardan biri veya birkaçı en baştan beri yoktur.

  1. Kişi yada girişimci grup başka iş, şart ve zamanda başarılı olmuştur. "Buradan da bize ekmek çıkar mı?" sorusunun cevabını yeni ve hiç bilmedikleri iş sahalarında arıyorlardır.

  2. "Siyasi veya akraba" çevre– tanışlık sebebiyle destekçisi ve müşterisinin hazır olduğunu düşünenler, bu imkanlarına güvenerek iş kurabilirler.

  3. İnsani sermaye vardır ama gerektiği kadar maddi sermaye yoktur.

  4. Para vardır, ama doğru yöneticisi ve hatta yatırımcısı yoktur.

  5. Birkaç kez iş batırmıştır, bize özgü affedicilik fıtratı sayesinde yine piyasadadır. Ve yine batıracaktır, hem işi, hem de ona yeniden güvenenleri.

  6. Çalışmayı tercih ettiği ekip, ya piyasa aktörleri tarafından şüpheyle bakılan bilinen şahıslardır veyahut asgari ücretten bir tık yukarıda çalışan kifayetsiz müdürlerden teşekkül etmiştir.

  7. Henüz bir iş başarısı yokken satılan aile mülkü - borç – ödenmemiş kira - tanıdık "koltuğu!" imkanlarıyla "peşinen kullanılan süper lüks ev – araba – ofis - pahalı yaşam tarzı şatafatı" ilk günden itibaren sırıtmaktadır.

Sonradan Zombi olanlar:

  1. Baştan beri doğru dürüst muhasebe sistemi kur(a)mayanlar ve artık mevcut kurumsal yapı içinde revizyon şansını kaybetmiş olanlar.

  2. Yukarıdaki durumun sonucu olarak üretilen finansal durum raporları ile operasyonel finans yönetimleri açısından ipin ucu çoktan kaçmış olanlar.

  3. Tek alıcısı kamu olan taahhüt işiyle iştigal eden şirketler. Ne kadar büyürlerse çoğumuzun görebileceği vadede günün birinde Zombileşerek kendileriyle birlikte birçok paydaşını kendine benzetecek olanlar.

  4. Birkaç dönemdir kredi anaparalarını kapatmak bir yana faizlerini ödemekte zorlanan, anüite - taksitli ödemeler için bile yapılandırma isteyen ve buna muhtaç kalmış işletmeler.

  5. Yaralılar. İlişkili şirketlerden biri veya birkaçının başına "bir iş" gelmiş ve bu nedenle grup negatif sermayeli hale dönüşmüştür. Böyle durumlarda sermaye şirketi olmak- farklı tüzel kişilik iddiasının koruması çalışmaz ve akıbet “mafya ya da tefecilerin” elinde oluşur.

  6. İç kanaması olanlar. Ortaklardan bir yada birkaçı şirketten veya diğer ortak(lar)dan memnun değildir ve yolunu –kendine göre- haklarını alarak ayırmak istemektedir. Bu işletmelerden bu saatten sonra kimseye “yar” olmaz.

  7. Henüz bir "semptom" yoktur ama sorun "binden" büyük olabilir. Bu tür "gizli" riski görebilmenin yegane çaresi, şirketle yakın olup bol bol dedikodu dinlemektir. Bu kapsamdaki en önemli tehlike, henüz başlamış veya olası müstakbel bir hukuki süreçtir. Burada şirketin haklı olup olmadığı çok önemli değildir. Bu konuda raporlama standartlarından dipnotlar kısmına da pek bel bağlamamak ve de güvenmemek gerekir, çünkü bu tür süreçleri muhasebeci (raporlayan) ve denetçiler söylenmedikçe bilemezler.

  8. İşletmenin ortaklarının ve ailelerinin görünen hayat standartlarının maliyeti şirketin gerçek cirosunun yüzde beşini aşmaya başladıysa muhtemelen canlı ömrü gün be gün hızla kısalmaktadır. Hele tüm aile maaile gelin – damat-baldız –torun şirkette istihdam ediliyorsa bu "el kesesinden bonkörlük" Zombiliğe giden ivmeye çarpan etkisi yapacaktır.

  9. 2. veya 3. kuşakların yönetime dahil olmalarından sonra kurucu neslin gayrimenkulleri ve menkulleri elden çıkarılmaya başlandıysa, ya frene basıldığında ya da mal – mülk bittiğinde aile şirketinin ömrü de bitmiş olacaktır.

  

Üç Hikaye:

 

İstanbul’da büyük depo ve ofis katları olan, uluslar arası meşhur bir gıda firmasının Türkiye dağıtım işini onlarca ana bayisi vasıtasıyla yapan, patronunun bürokrasiyle arasının iyi olduğu bilinen şirket, bayileri tarafından bir cumartesi günü bomboş olarak bulununca, planlı bir kaçışın, arkasında yüzlerce kurban bırakarak gerçekleştiği anlaşılabildi. Civardaki 21 banka şubesinin tümü bu şirkete” kredi line’nı” açmak için yarışırken en çok güvendikleri teminata verilen bayi - müşteri çekleriydi. Gelecek yılın alışları için bol keseden kestikleri avans çeklerini hiçbir müşterinin ödeme imkanı yoktu; çünkü henüz kaybolan dolandırıcı şirketten bir kuruşluk dahi mal almamışlardı. Avans çeklerini bankalarda nakde çeviren patron, diğer kredi imkanlarını da kullanmak suretiyle 10 milyonlarca dolarlık takıntıyla yurt dışına gitmişti. Bu vakada onlarca bayi batmış, bir o kadar banka ve finans kurumu yöneticinin kariyeri tahribata uğramıştı. Hikayenin, büyük kayıp şirketin ölümünün aslında büyük bir marketler zincirine kaptırdığı on milyonlarca değerindeki malın parasının tahsil imkanın kaybolmasıyla başladığı ve kaçış tezgahının kurulduğu, kaçıştan sonra anlaşıldı. Aslında daha ilginç olan kısım, bu organize dolandırıcılık hikayesinden 1.5 yıl sonra patronun ülkemize dönerek “eşinin üzerine” kurduğu başka bir şirketle kaldığı yerden “ticaretine” devam etmesi, en tuhafı da tüm paydaşlardan aynı itibarı görmesidir.

 

Öz kaynak toplamı ummadıkları bir aracılık işinden gelen nakitle on milyonlarca dolara çıkan likide boğulmuş bir inşaat şirketi iştiraklerinden birindeki ortağın nakit bolluğundan istifade etmek için fiktif borç üreterek bunu ana şirkete ödetmesi ve ardından ortaklardan birinin şahsi müsrifliği sebebiyle bu ortaktan alacaklıların icra takibi sonucunda müsrif ortağın hissesine tedbir konulur. Aslında çok fazla olmayan şahsi borçları ödemek yerine şirketin içi, yasa ve kurallara aykırı şekilde hızla boşaltılır ve kısa sürede öz kaynaklar negatife döndürülür. Gaye hasıl olmuştur, işçiler dahil kimse alacağını tahsil edememektedir, sonradan oyuna dahil edilen bankalar aldıkları artık olmayan nakit akışına değil sadece aldıkları ipoteklere güvenmektedirler. Aslında en ilginci, on milyonlarca serveti olan 40 yıllık bir şirketin mal varlığı diğer ortağının üzerine geçirilerek şirketin tasfiye noktasına getirilmesinin makul bir izahı ve “hiçbir yaptırımının olmamasıdır.” Yada izahı “hiçbir yaptırımın olmamasıdır”.

 

Ülkemizdeki “en büyük hikaye”, bir dönem en büyük üç şirketler grubu (holding?) arasında gösterilen yapının patronunun ve şirketlerinin başına gelenlerdir. 4 banka ve bulunduğu her sektörde en “büyük - ilk özel” şirketlerine sahip olma özelliğine haiz 70 yıllık maziye sahip bu Grup ne oldu da artık bir Zombi? Bir şekilde grubun kontrolünde olan ve tahsis edilmiş on milyarlarca dolar kaynak yok mu oldu? Hiçbir kamu ihalesi ve işine girmeyen, asla 1 TL bile vergi ve sigorta borcu ve de piyasa takıntısı olmayan bu şirketlerimizin başına neler geldi? TMSF marifetiyle tahsil edilen para ülkenin iktisadi kaybının ne kadarını karşılıyor veya bu “bir ödeşme” sayılır mı? En az 10’u ülkenin en büyük 50 kuruluşu arasına giren 70 civarı şirketin başkalarının sahipliğinde elde kalan ikisi hariç hepsi kötü niyetli mi yönetildi ve yönlendirildi? Bir zamanlar bu grubun şirketlerine kredi kullandırabilmek için peşinde koşan ve patronun tek imzasıyla milyarları vermeye can atan 50 civarı bankanın hiç biri mi iş bilmiyordu? Bu grubun hikayeleri yazılmadan bu“case study” kültleri ortaya konulup konuşulmadan ülkemizin iş idaresi – işletmecilik alanında bir adım ileri gitmesi mümkün gibi görünmüyor.

Bu yazı aslında teknik bir içerikli bir çalışmadır. Rakamlar, sayılar ve paralar, muhasebe, finans, rasyolar vb olmalıydı. Yukarıdaki “Cari oran hataları” paragrafını hatırlayarak, aslında denetimden de geçse rakamların bazen, suiniyet varsa çoğunlukla işe yarar bilgileri göstermeyebileceğini akılda tutmak gerekir. Ama daha önemlisi matematiksel ve istatistiki çalışmaların ve yöntemlerinin anlatıldığı çok sayıda kaynak bulunması ile artık bu konuda geliştirilmiş yazılımların artık mali analiz işlevini görüyor olmasıdır.

Biliyoruz ki finans kurumların analizcileri ve karar vericileri, tüm bankacılık faaliyetlerine ait mevzuat ve uygulamaları konusunda son derecede yetkin ve bilgili kişilerdir. Sadece rakamları değil, aynı zamanda genel ekonomi, siyaset vs gibi faktörleri uzmanlarıyla çok iyi görüp değerlendiriyorlardır. Öyle olmasaydı sorunlu kredi oranı günümüz mertebesinde değil en az %10’lara erişirdi! Bine yakın şirketimize TMSF el koydu, binlerce iri şirketimiz mal varlıklarının tasfiyesi konuşuluyor. İlk imkanda yüzlerce büyük ve itibarlı şirketimiz “iflas erteleme” ve “konkordato” korumasına girmek için mahkeme kapılarına gittiler. En büyük ikinci sanayi odası başkanı kurumsal kimliğiyle finans kurumlarından ya da halka arz yoluyla hane halkından para isteyeceği yerde “şirketlerimize TCMB ortak olsun” dedi, yani parayı basan “devlet kurumundan” şirketlerine bir kez daha batırabilmek için doğrudan bir boru hattı döşenmesini talep etti.

 

Tuhaf Günlerden Geçiyoruz.

Harcama ve borçlanmanın “yükselen değer” hâline gelmesi sonucu, çıkarların uzlaştırılması ve rekabetin ön planda olduğu iktisadi kavramlar ve değerlerin yerine, her zaman satın almayı yücelten ve yaşamı borçla çevirmeyi öğütleyen bir anlayış oluştu. İyi kötü dönen bu çark krizlerle duraklasa da her seferinde kendisini toparlamayı başardı. Bu kurama göre işin içine sosyoloji, tarih ve felsefe de giriyor. Krizler, sistemin borçları kollektifleştirmesinin önündeki engelleri kısmen kaldırınca tüketici ve müşteri olarak nitelenen hane halkı, yeni krizlerin nesnesi haline dönüştü.

Bize Yansıması:

Ülkemize has geçici bir durum aslında hem riskleri artırıyor, hem de umut veriyor. Beş yıl önce en başarılı ve güvenilir kabul edilen işletmelerin başında gelen onlarca dev şirketimiz artık ya yok, ya da sahipleri doğal olmayan yollardan değişti. Kimse onların rasyolarına, nakit akışına falan bakmadı; çünkü kalecilerin yanlış ayakla yakalanması gibi yanlış tarafta yakalandılar ve golü yediler. Kimse hukuk, kanun, vicdan diyemedi. Belki de vaktiyle haksız rekabet şartlarında haksızca elde ettikleri başarı ve itibarları haksızca geri alındı. Beş yıl önce bilmiyorduk bu şirketlerimizin bir tür “gizli - kripto Zombi “ olduklarını. Beş yıl sonra geriye bakıp “bunlar da mı Zombi imiş?” deyip demeyeceğimizi bilmediğimiz gibi.

Son dönemde pazarlama gurularının sık kullandığı deyim çok etkileyici ve yol gösterici: “Kültür, stratejiyi kahvaltı niyetine yer”.

 

 

Şerif Elender

Performans Danışmanı ve Eğitmeni

Her hakkı mahfuzdur. İzinsiz hiç bir şekilde kopyalanamaz ve yazarın ismi zikredilmeden alıntılanamaz.